23 Haziran 2013 Pazar

İLK DURAK TAHRAN 1


İki arkadaş İran yolculuğuna karar verdiğimizde bir çok yakınımız iki ayrı tepki gösterdi, bazıları ''neden İran?''  diye sorarken bir çoğu doğabilecek tehlikelerden söz etti. Birinci sorunun cevabı çok açık. Geçmişte dünyanın en büyük imparatorluğuna sahip bu komşu ülkeyi tanımamak olur mu?  üstelik kapıları bize sonuna kadar açıkken. İşin korku kısmına gelirsek eğer, biz iki kadın, kendi başımıza dil bilmez yol bilmez bir halde bu koca ülkede 10 gün beş ayrı şehir dolaşabildiysek, bundan sonra gidecek olanlara kesin cevabımızdır, yüzde yüz güvenli bir ülkedir İran. Ben daha önce bizim güneydoğu gezilerini hatırlıyorum da...hah!, inanın bizim buralar daha az güvenli.

Günler öncesinden başlayarak, İnternet'ten okuduğum gezi yazılardan edindiğim notlar bize çok yardımcı oldu, en büyük moral kaynağımda Onur'un yazılarıydı. Ama ne yalan söyleyeyim okuduğum diğer olumsuz yazıları kulak arkası edip görmemezliğe geldim, öyle ya her kes dünyaya kendi penceresinden bakar, bende size yol arkadaşım Benan ve benim gözümle İran'ı anlatacağım.

Gezilecek yerlerin tarihi geçmişleri falan derken kafanızı şişirmek istemem, eğer gitmeye niyetliyseniz zaten işin o yönünü okuyup öğrenirsiniz. İran'ı, bu gizemli ülkeyi merak edenlere yediğimizi, içtiğimizi nerede kalıp kaç para harcadığımızı yol güzergahını falan anlatmak istiyorum.

                                                    '' Hadi sallanma geç kalıyoruz ''

Kastamonu'nun bir kasabasından hatta,  küçük bir köyünden yola çıkmak yolculuk süresini oldukça uzatıyor. 29 Mayıs sabahı erkenden düşüyoruz yola, önce 1,5 saat süren Kastamonu, oradan 4 saat sonra Ankara Esenboğa havaalanındayız.  Uçak, Ankara'dan 20'de  kalkıyor olmasına rağmen, İstanbul aktarmalı olduğu için gece 23 de kalkacak uçağımızı beklemek üzere dış hatlardan geçip bekleme salonumuzu buluyoruz.
Yolcu salonunda bizden başka hiç yabancı yok gibi. Beklemekte olan yolcuların tamamının  İranlı olduğunu düşünüyoruz, ilk kez kulağıma fars dilinin melodik konuşmaları geliyor. Bir iki yaşlı kadının dışında pek başı örtülü kadın yok. Hemen hemen hepsi koyu renk giyinmiş, salonda biraz matem havası var.
Biz son derece hazırlıklıyız Tuniklerimiz ve baş örtülerimiz sırt çantalarımızın en üstünde hazır bekliyor. Başka bir diyara gitmenin mutluluğu bulunduğumuz ortamın kasvetini çözüyor habire kıkırdıyoruz...


Uçak Tahran havaalnına inerken diğer Farsi hanımlarla birlikte başımızı kapatıyoruz, Benan bana bakıp gülüyor başörtüsünü bütün ciddiyetimle çenemin altından sıkı sıkı bağlamışım :)

İner inmez ilk işimiz Tahran havaalanında para bozdurmak oluyor. Önceden hazırlıklı olduğum Tümen, Riyal çelişkisinin içine cumburlop dalıyorum, bir iki gün sonra durum biraz aralansa da, aynı paraya Riyal, Tümen veya Humeyni adı verip yüz binlikleri on binliklere dönüştürmeleri oldukça yorucu ve karmaşık bir iş.
Resmi olarak adı geçen para Riyal, alışveriş yaparken paranın üzerinden bir sıfır atılmış olarak düşünülen hali Tümen...yalnız şunu söyleyebilirim Türk parası ile karşılaştırıldığında 100 bin tümen  bizim 55bin liramız oluyor. O yüzden İranlılar bizi çok zengin görüyor çoğu yerde '' birde pazarlık yapıyorsunuz utanın'' gibi açık olmasada imada bulunduklarını sezmedim değil :)

Önümüze atlayan ilk taksi şoförü adını verdiğimiz otele bizi götürmek için 45 bin tümen istiyor, gerçek fiyatı iyi biliyormuş gibi ona hayır deyip başka taksiye yöneliyoruz oda aynı fiyatı söyleyince tamam deyip atlıyoruz taksiye. Bu arada söylemeyi unuttum İran saati bizden 1.5 saat önde, 2.5 saat süren yolculuk üzerine havaalınından  otele 45 dakika daha eklenince, Ferdovsi otele vardığımızda yerel saat 4'de  geliyordu.

Gece yarısı tercih hakkımız olmadan karşılaştığımız bu otel bizi çok mutlu ediyor, Benan'nın sırt çantası pazarlığı kolaylaştırıyor belliki çok para yok! :)
İlk gecenin parasını almayacaklarını söylüyorlar tamam diyoruz. İki gece kalacağımız bu otele bir akşam yemeği dahil iki kişi 80 Euro ödüyoruz.












 Tahran sokaklarında ilk günümüz.. her yer çok kalabalık trafik dersen korkunç, ışık sistemi olmayan caddelerden  karşıdan karşıya geçmek tam bir macera, tıpkı lunaparktaki çarpışan arabalar gibi kim burnunu sokarsa yol alıyor, sonraları bu duruma bizde alıştık elele tutuşup can havliyle karşı kaldırıma geçmek için bir koşuşumuz varki tam komedi!.
Bazar-ı Bozurg'u bulmaya çalışıyoruz, Benan o kalabalığın içinden gözüne kestirdiği birine soruyor '' bozuk pazar nerede acaba?''    :) :)

Kapalı çarşı bizim İstanbul'dakine hiç benzemiyor, turistik olmayıp, hali hazırda esnafın çalıştırdığı gündelik yaşama hizmet veren dükkanlarla dolu çok büyük bir yer. Beni en çok etkileyen, orada ve diğer tüm pazarlarda esnaf kesinlikle bizde olduğu gibi çığırtkanlık yapmıyor...bu ne harika bir şey! kafamız şişmeden ve rahatsız edilmeden geziyoruz. Bunun  böyle olmasının en önemli nedeni, çığırtkanlık yaparak insanları etkileyen satıcı,  komşu esnafın hakkını yemiş olduğundan, tarafsız bırakılan müşteriye seçme şansı veriliyor ve herkes hakkına razı oluyor, ne kadar ahlaki bir durum bu...

Doğu pazarlarının en büyüklerinden olan çarşı gezmekle bitmiyor tamamı 10 km. buluyormuş.
Çok yoruluyoruz ve acıkıyoruz, görünürde restoran veya kafe benzeri hiç bir yer yok, çarşının içinde dönüp dururken bir anda, merdivenle inilen çok büyük ve kalabalık, kantin gibi bir yerle karşılaşıyoruz dalıyoruz içeri. Sonradan öğreniyoruz ki, yemek yiyemeyecek bütçeye sahip olan insanları özendirmemek için restoranlar genellikle alt katlarda bulunuyor.
Geçmişten gelen bu değer yargılarının  hala devam ediyor olması  beni beni mutlu ediyor.

Safranlı ve üzeri ekşi kuru üzüm benzeri kırmızı  bir şey serpiştirilmiş pilavımız yanında tavuk ile birlikte geliyor, porsiyonlar çok büyük, ikimiz tek bir porsiyonla doyuyoruz. Ve daha sonraları da açlığımız hat safhada değilse eğer, hep tek porsiyon sipariş ediyoruz ve bize pek ala yetiyor.  Genellikle zayıf insanlar olarak tanıdığım İranlıların nasıl olup ta o koca tabakları bitirebildiklerine şaşırıyorum.



Tekrar caddelerde alıyoruz soluğu, hava çok sıcak, kadınlar çok süslü, ilk dikkatimiz kaşları çekiyor, hemen hemen hepsindeki ortak nokta dövme ile yeniden yapılandırılmış çekik kaşlar. Otelde  Benan ikimizi de onlar gibi boyuyor, alttan gözüken kendi kaşlarımız işi komik hale getirsede en az 10 yaş gençleşiyoruz.

Öğleden sonra tatil olması nedeni ile müzeler kapalı ama öğrendiğimize göre, yada yanlış anladığımıza göre! cuma günü saat 10-14 arası açıkmış iyi diyoruz, seviniyoruz ve otele dönüyoruz.

Otelin çok şık döşenmiş, oldukça gösterişli bir kafeteryası var, koltuğa otururken kendimi ortadoğulu bir sultan gibi hissediyorum, kayan eşarbımı düzeltirken serçe parmağım havada garsona sesleniyorum!...

Ertesi sabah doğru Ulusal Müzeye gidiyoruz ama kapı duvar, meğer normal günlerdeki açılış saatleri söylenmiş bize biz anlamamışız. Müzenin dış duvarlarının fotoğrafını çekip dönüyoruz, yapacak bir şey yok oysa ben m.s. 3.veya 4. yüzyılda yaşamış tuz adamı fotoğraflamak istiyordum, Ulusal Mücevher Müzesinde bulunan dünyanın en değerli mücevherlerinin görmek  istiyordum...göremediğimiz bir çok şeyin arasında, Nadir Şah'ın tahtı var ki, bu taht, Rıza Pehlevi'nin taç giyme töreninde'de  kullanılmış, ya ünlü elmaslı taç!...Üzerinde 3.3380 adet elmas, 5.000 adet safir, 368 adet inci kullanılmış... of off... ya mücevher küre?
'' boş ver'' diyor Benan '' üzülme senin olmadıktan sonra görüp te ne olacakki...''  züğürt tesellisi işte bizimki...  üzgün otele dönüyoruz.

Hemen bir durum değerlendirmesi yapıp yola çıkmaya karar veriyoruz. Çantalar toplanıyor, hesap ödeniyor, taksi çağırılıyor ve vip otobüslerinin kalktığı terminal Arjantin'e doğru yola çıkıyoruz ver elini İsfehan...

Bu arada otelin telefonunu vereyim: Ferdowsi İnternational Grand Hotel ( 9821) 66711449
                                                     info@ferdowsihotel.com
Taksi şöförü: Ekber bey 0935 254 42 06