24 Haziran 2013 Pazartesi

İSFEHAN, MAVİ ÇİNİLERİN ŞEHRİ (2)

                                                                  Sormuşlar yoldakine
                                                                  kardeş yolun nereye?
                                                                 ''ben bilmem, rüzgar bilir
                                                                  düştüm yelin önüne ''
                                
Tahrandan İsfehan'a otobüsle gitmek isterseniz eğer, birde ''eh oldumu şöyle konforlu bir otobüs olsun''  derseniz taksi, Ferdowsi meydanından 10 bin tümene sizi terminal Arjantin'e bırakacaktır. Buradan saat başı kalkan Vip otobüsleri kişi başı 19 bin tümene 5 saat süren son derece rahat bir yolculuktan sonra sizi İsfehan'a ulaştıracaktır.
Yolculuk sırasında şöyle arkama yaslanayım da çevreyi seyrederek gideyim derseniz göreceğiniz manzara sizi biraz hayal kırıklığına uğratabilir, bildiğiniz bozkır manzaraları, o yüzden perdeleri kapatıp uyumaya çalışın, yada bizim yaptığımız gibi insanlarla tanışıp bol bol sohbet edin.

Yan koltuğa Farsi bir güzel oturuyor hemen hepsi çok girişken insanlar olduğu için tanışmakta gecikmiyoruz.
Benan'la İngilizce sohbet etmeye çalışıyorlar, yanlış anlamadıysak eğer Tiyatro yazarı olduğunu söylüyor, hoş bir kadın, bize gündelik İran yaşamına dair çok şey anlatıyor. Son yıllarda yavaş yavaş sahip oldukları özgürlükten bahsediyor. Bundan dört yıl önce durum çok daha kötüymüş,baskılar şiddetliymiş ''şimdi rahatız'' diyor.  İslam devriminin ilk dönemlerinde saçlarının teli gözükmezken şimdi sadece başlarının yarısını kapatan eşarplardan gün gelip tamamen kurtulma umutlarının olup olmadığını soruyor Benan, '' bu hiç bir zaman gerçekleşmez eh zaten bizde alıştık bu duruma'' diyor...


Ben yinede, Tahranda görüp yaşadıklarımın bir ilizyon yada sahnelenmekte olan tiyatral bir gösteri olduğu hissinden kurtulamıyorum, bilinç altım yasakları reddediyor devlet kararı ile örtünmek komik geliyor.


Terminalden bindiğimiz taksiye Isfehan hotel'in adını veriyoruz. Şans yine bizden yana, araştırma aşamasında yaptığımız otel tercihleri bizi yanıltmıyor. Humeyni meydanına çok yakın, sade oldukça temiz bir otelle karşılaşıyoruz.
Burayı seçecek olanları bir tek otelin valiz taşıma işlerine bakan '' Muradi'' konusunda uyarmak isterim, adam tam bir baş belası; otelin patronu! olduğunu hayal ederek sabahladığı çok geceler olmuştur eminim :)

Çantaları bırakıp çok vakit geçirmeden fırlıyoruz dışarı. Akşam olmak üzere amacımız Siosepol köprüsüne gitmek ve methini duyduğumuz ünlü Shahrzad restoran'tı bulup güzel bir akşam yemeği yemek.

Cadde'den  karşıdan karşıya şehit düşmeden geçmeyi başarıyoruz yine :) yıllar önce İstanbul'a taşradan gelenlerin durumundayız, bize bakıp gülüyorlar, hiç aldırmıyoruz canımızı kurtardık ya...
Şehir içi otobüsleri kullanmak istiyoruz bu kez, fakat otobüslerin üzerinde yazan farsça yazılardan bir şey anlamak mümkün değil. Ben açık olan otobüsün kapısından şoföre, Siosepol köprüsüne gidermi?  diye soruyorum adam başını olumlu bir şekilde sallayınca, Benan'la ön kapıdan dalıyoruz içeri, ha o arada birde  şöföre para teklif ediyoruz, :) başıyla  ''geçin'' diyor hafif tebessüm ederek, ben gözlerimle oturacak yer ararken önde oturan erkeklerden homurtular yükseliyor bir tuhaflık olduğunu seziyorum, arkamdan bir ses '' harici harici'' diyor anlıyoruz meseleyi kuzu kuzu arkaya diğer kadıncağızların yanına geçip oturuyoruz.

İsfehan'ı ikiye bölen Zayande nehri, üzerinde bulunan 1602 yılında inşa edilmiş 33 gözlü tarihi Siosepol köprüsündeyiz. Nehrin üzerinde bulunan eski dönemden kalma 6 değişik köprünün tamamı trafiğe kapalı olup en eskilerinden biride Hacu Köprüsüymüş, biz diğerlerini göremedik ne yazıkki.






Gece harika bir manzara var ve etraf gençlerle dolu, çevremize kızlar doluşuyor bizimle tanışıp fotoğraf çektiriyorlar sohbet ilerleyince de evlerine davet ediyorlar. Az ilerimizdeki delikanlılarda bizim kızları kesiyor anlaşılan köprü birazda gençlerin tanışma yeri. Kızların elinden zor kurtuluyoruz, fotoğraf çekmek istiyoruz ve karnımız aç.
   
Çok uzakta olamayan Shahrzad restoranı arayıp buluyoruz. İçerisi gerçekten de bir sanat galerisini andırıyor bütün duvarlar minyatürlerle kaplı son derece şık bir yer.İnsanların profilinden zengin bir tabakaya hitap ettiği ortada. Garson bizi masaya oturturken Benan benim kulağıma ''Asiye battık galiba''  diye fısıldıyor, bende tırsıyorum ama bozuntuya vermiyorum,  '' Boş ver iki gün az yeriz bütçe dengelenir'' diyorum.






 Restoran'tın ne yazık ki o göz kamaştıran atmosferini görüntüleyemedim yemek yiyenlerin mahremiyetine müdahale olur dendi, ancak duvardaki Minyatürleri fotoğraflayabildim.
Minyatürler İran'da hayatın her alanında var. Aşkı, şiiri, raksı,  mitolojik hikayeleri, savaşları, cennet-cehennem tasvirleri,  kınalı elleriyle aşığına şarap sunan ceylan gözlü güzelleri, doğu'nun o mistik masalsı dünyasına ait ne varsa  minyatürlerle kendini ifade ediyor.





İlk önce masaya, yarma ve havuçla yapılan limonlu co çorbası geliyor, son derece lezzetli olan bu çorbanın hemen arkasından da pirzola,celo ve kebap geliyor. Bizim bildiğimiz anlamda ekmek hiç bir yerde yok yemeklerin yanında lavaşa benzer bir şey yeniyor birde celo dedikleri yağsız pilavları var. Bu ikisi her sofrada mevcut.
İlk kez alkolsüz bira deniyorum ülke genelinde çok yaygın olan bu soğuk içecek sıcakta iyi bir serinletici.
Yemekten sonra gelen hesabı merak ettiniz biliyorum :)  hemen söyleyeyim iki kişi 58 bin tümen ödedik yani bizim paramızla 30.00 lira iki porsiyon yediğimizi ilave etmem gerek, yani bu mükemmel yemeğe adam başı 15.00 lira vermiş olduk...bedava değilmi? Benan'la birbirimize bakıp gülümsüyoruz...

Otelimize dönmek için taksiye biniyoruz eh artık yeter çokta yorgunuz, 4 bin tümen ödediğimiz taksi bizi otele bırakıyor.

Sabah otelin lobisinden Tebriz'de bulunan Şeyma'yı arıyorum, Şeyma benim bir yakınımın Facebook' ta ekli olan arkadaşı, biz İran'a gelmeden  iki gün önce kontak kurduk, daha sonraki yazılarımda ondan uzun uzun söz edeceğim.
Çok iyi Türkçe bilen Şeyma telefonda bana Türkiye'den haberler veriyor. Kulaklarıma inanamıyorum hemen bizim arkamızdan başlayan Taksimdeki olaylar tüm şiddetiyle devam ediyormuş, halk sokaklardaymış ve en kötüsü bu çıkan olaylarda iki kişi ölmüş... Şaşkınlık, üzüntü ,merak hepsi bir arada...
Benan yanımda, telefonu kapattıktan sonra tüm duyduklarımı heyecanla ona aktarıyorum. Bana telefonu bağlayan resepsiyondaki  kız merakla bize bakıyor neler olduğunu soruyor, bu sefer ikimiz birden bu isyanın nedenini dilimiz döndüğünce ona anlatmaya koyuluyoruz. Bir gün gelip onlarla aynı kaderi paylaşmanın endişesini taşıdığımızı bu başkaldırının ülkemizin karanlıklara çekilemeyeceğinin bir göstergesi olduğunu söylüyoruz.
Bizi anlayamıyor başörtüsünü düzeltirken o koca gözlerini daha bir açıp merakla '' ama siz müslüman değilmisiniz neden örtünmek istemiyorsunuz?'' diye soruyor.
'' Özgürlük'' diyoruz ''insanın ne yapması gerektiğine yalnız kendi karar vermesini sağlar işte biz onun korunmasından yanayız'' gülümsüyor...gülümsüyoruz...








Şehir içi otobüslerini kullanarak İmam Humeyni meydanına geliyoruz.( Meydan-ı İmam)  Dün akşam gittiğimiz Siosepol köprüsüne oldukça yakın. Unesco dünya kültür mirası listesinde yer alan bu meydanın tümünü kapalı çarşı çevrelemiş. Meydanın güney ucunda bulunan Mescid-i İmam'ın mavi çinilerini, hatırladıkça hala gözlerim kamaşmakta, zaten artık İran denilince aklıma gelen ilk şey mavi çiniler ve minyatürler.

Meydana hakim yapılardan birisi de 1597 yılında yapılmış olan Ali Gapu Sarayı. ( Kah-ı Ali gapu ) Kraliyet ailesi, sarayın geniş havuzlu balkonundan meydandaki şenlikleri izlermiş. ve söylentiye göre bu sarayın altından Şeyh Lütfullah Camii'ye giden bir de tünel varmış.
Mescid-i Cuma yine unesco dünya kültür mirası listesinde yer alan görülmesi gereken yerlerden birisi.






Her şey o kadar büyüleyici ki kendimizi kaybediyoruz, asla hiç kimse ne bakışıyla ne de sözle bizi rahatsız etmiyor. Çarşıdaki, dükkanlara girip çıkıyor minik hediyelik eşyalar alıyoruz, yeni yerler keşfedip değişik yemekler yiyoruz, merdivenle inilen yalnız erkeklerin olduğu çay ve nargile sunulan, bize göre izbe
sayılabilecek yerlere girip çay içiyoruz, ayak üstü yenilen dondurmalı tatlı kuyruğunda tümen'deki sıfırları saymaktan sıkılıp gülerek tüm desteyi satıcının önüne bırakıveriyoruz ve günün sonunda oturup kaldığımız kaldırım'dan meydanı seyre dalıyoruz...her şey büyüleyici bir ahenk içinde akıp gitmekte. Doğunun bu gizemli şehrinde akşam olmakta, mavi çinilerin üzerine güneşin kızıllığı vuruyor...



Biz yorgun argın otelimize dönerken bu masalsı şehirde serin, ışıklar içinde bir gece başlıyor.


Sabah ilk Çehel Soton'dan başlatıyoruz gezimizi. 1647 yılında inşa edilmiş olan saray oldukça görkemli. Ama ne yazıkki kaderine terk edilmiş gibi görünüyor, kesinlikle iyi bir restorasyona ihtiyacı var.
Girişinde bulunan 20 adet sütun, akşam üstü havuza vuran yansımaları  ile birlikte sayılıyor, o yüzden diğer bir adı da 40 sütunlu saray! diyorum size doğunun  masalsı bir ışığı var 20 olan sütun sayısını 40 gibi gösteriyor :)

Sarayın duvarlarını süsleyen 17.yy resimlerinde, ellerinde şarap kadehleri ile dans eden rakkaseleri izleyen Safevi hükümdarlarının, saray şölenleri betimlenmekte. Sarayın içinde flaş kullanarak fotoğraf çekmek yasak.

Sallanan Minarelere gitmiyoruz çünkü artık sallamaktan vazgeçmişler. Bana göre de iyi olmuş salla salla nereye kadar, işin sonunda, 14.yy kalma Ebu Abdullah adındaki dervişe ait türbedeki bu minarelerin yıkımına neden olacaklardı.



Öğle yemeğini yine bizim Shahrzad restoran'ta yiyoruz garsonlar bizi görünce tanıyor bu sefer anı defterlerini getirip yazı yazmamızı istiyorlar.
Ve sıra geliyor Vank Katedrali'ne. bu kez yönümüzü Zayende nehrinin güney yakasında bulunan Ermenilerin yaşadığı Jolfa mahallesine çeviriyoruz.

Vank Katedrali'nin içi tamamen minyatürlerle süslenmiş türlü çeşitli kadim hikayeler anlatılmakta,renkler resimler çok etkileyici.
Bahçede ufak bir müze bulunuyor. Geçmişte yaşayan  Ermenilerin fotoğrafları, giysileri kullandıkları eşyalar sergilenmekte ama bu müzedeki en önemli eser kocaman bir Türkiye haritası! bir  camekan içine aldıkları haritanın hemen yanında sürekli akan bir filmden Türklerin yaptığını iddia ettikleri soykırım anlatılmakta. Benan'la birbirimize bakıyoruz geçmişte kim kime yapmadı ki? hangi millet yüzde yüz masum olduğunu iddia edebilir! Bu kin ve nefreti bu günlere taşıyıp sıcak tutmak sıradan insanlara ne kazandırır? Halklar birbirini affeder, aileler, kardeşler birbirini affeder, bu kin ve nefreti ısıtıp ısıtıp yeni kuşaklara sunan politikacılardır, insanları birbirine düşman edip savaştıran onlardır, Allah onları affetsin...amin!..

Katedralin geniş bir bahçesi var hava çok sıcak ve biz çok yorgunuz, duvarın dibinde, gölgede iki bank yan yana durmakta önce oturuyoruz, kimse ilgilenmiyor sonra Benan ayakkabılarını çıkarıyor arkasından ben, yine kimse ilgilenmiyor bu sefer tüm yüzsüzlüğümüzle sırt çantalarımızı başımızın altına koyup yatıyoruz belki yarım saat kimse ilişmiyor ah birde çay olsa...





Gün bitiyor otele dönme vakti, yarın Yazd'e doğru yola çıkmayı planlıyoruz. Bizim şanssızlığımız,  3.4.5 Haziran Humeyni'nin ölüm yıl dönümüymüş o yüzden her yer resmi tatile girmiş çoğu yer kapalı olacakmış, bizde Yazd'e olan yolculuğumuzu 3 haziran sabahına denk getiriyoruz 5 saat süren yolculuğun  kayıp zamanı bari yolda geçsin...

Otel'e 3 gece için iki kişi 340 bin Tümen ödüyoruz yani bizim paramızla kişi başı geceliği 25 liraya geliyor. Buna sabah kahvaltı dahil yalnız kahvaltının çok zengin olduğunu düşünmeyin beyaz peyniri her seferinde istemek zorunda kaldık.
Birde Siosepol köprüsüne daha yakın Ali Gapu Oteli dikkatimizi çekti yalnız orada da fiyatların daha pahalı olduğunu düşünüyorum tercih sizin.
Isfehan Hotel: 00983112369737-
                                   2360586
                     www.isfehanhotel.com